Pazar, Aralık 06, 2009

Havada Bulut - Paco Ignacio Taibo II


Meksika’lı yazar Paco Ignacio Taibo II (Doğumu İspanya) Uluslar arası Suç Yazarları Derneği’nin kurucu üyesi imiş. Bizim polisiye dediğimiz tür oluyor bu. Bizde biline üç romanı Havada Bulut, Aynı Şehre Dönüş, Mutlu Son Yoktur ve Nam-ı Diğer Che. Polisiye romanlarının başkahramanı tek gözlü dedektif Hector Belascoaran. Benim okuduğum ilk kitabı bu. Arada bir değişiklik olsun diye polisiye ya da aşk romanı okuyorum. Bu da o tür seçimlerimden biri. Dünyada çok tanınan bir polis yazarıymış PIT II. Benim elimdeki kitaptan bunu çıkaramazdım. Bence Ruth Rendell’ınkiler bile daha iyi. Neden derseniz:

-Heyecanın dozu düşük

-Gerilimin dozu düşük

-Böyle olunca fazla sürükleyici değil

-Hikaye fazlasını kaldıracakken kısa kesilmiş bir metin bu

- Tam gerilim arttı derken birden her şey kolaycacık ve kahramanı fazla zorlamadan çözülüveriyor

- Esas kız etkili değil, onda bir şeyler eksik, Hector’un ona olan duygusu sonuna kadar pek iyi anlaşılmıyor

Hikaye şöyle: Hector’un kızkardeşi Elisa’nın çocukluk arkadaşı Anita’nın kayınpederi öldükten sonra beklediklerini çok aşan akıl almaz bir serveti olduğu ortaya çıkar. Birileri kocasının kardeşini ağır yaralar ve kocasını öldürür. Ardından Anita’yı öldüresiye dövüp tecavüz ederler. Elisa Hector’dan olayı araştırmasını ister. Hector gençliğinde de Anita’ya sempati duymaktadır. İşe koyulur. Olayın ardında mafyanın büyüklerinden birinin ve polis yetkilisinin olduğunu öğrenir. Artık kendisi de tehlikededir.

Mexico City, kurt kanunlarının geçtiği, insan hayatının hiçe sayıldığı, paranın, gücün ve şiddetin başrollerde olduğu bir şehir olarak resmedilmiş. Bununla ilgili bölümlerden başka hiçbir şey heyecan vermedi bana.

Agora Yayınları, 189 sayfa, Çev:Osman Akınhay



Perşembe, Aralık 03, 2009

yeniler











Salı, Aralık 01, 2009

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş - Jose Saramogo


Adı verilmeyen bir ülkede, bir gece yarısından sonra hiçbir ölüm olmaz. Ölüm sonradan anlaşılacağı üzere, insanların kendisini bu kadar kötü görmelerini, ondan dünyadaki en kötü şeymişçesine kaçmalarını bahane ederek görevini yapmamaya karar verir. Madem bu kadar kötüyüm, yokum artık, ne haliniz varsa görün der bir nevi. İnsanlar önceleri büyük bir sevince kapılır. Artık bu dünyada sonsuza kadar yaşayacağız, istediğimiz şeyleri yapmak için çok vaktimiz olacak, sevdiklerimizi de kaybetmeyeceğimiz diye düşünürler. Fakat ölüm döşeğinde acılar içinde ya da bitkisel hayatta ölerek kurtulmayı bekleyenler, iyice yaşlanıp hiçbir işini kendi göremeyecek olanlar ne olacaktır? Ağır hastaların kabul edildiği bakımevlerinin, hastanelerin kapasiteleri yetmez olur. Ölenlerin boşaldığı yere yerleşmesi gereken hastalar koridorlarda, yerlerde günlerce yatarlar. Kimse bakmaz onlara. Nasılsa ölmeyeceklerdir. Peki herkes yaşlanıp ülke nüfusunun çoğu yaşlı bakımı işi tarafından yutulduğunda ne olacaktır. Hastaneler, bakımevleri, yaşlı evleri ülkenin en büyük iş üretme kolları olunca diğer alanlarda ülkenin durumu ne olacaktır?

Cenaze levazımatçıları da tutuşur. Artık gömecekleri kimse kalmamıştır. Hükümetle kedi-köpek-balık-kuş gibi ev hayvanlarının gömülmesi yönünde yasa çıkarması için görüşmeler yaparlar. Hükümet panik içindedir. Papalık, din adamları da “kendi bilgileri dışında” gelişen bu durumdan rahatsızdır. Politikalarının çoğunu ölüm sonrası yaşam üzerinden yürüten bu makamlar da boşluğa düşmüştür. Sınıra yakın bir aile ölüm döşeğindeki yaşlı babalarını ve ağır hasta bebeklerini alıp sınırdan geçirirler. Çünkü ölüm sadece kendi ülkelerinde çalışmayı bırakmıştır. Sınırı geçer geçmez ölür her iki insan da. Devlet bunu resmi olarak onaylamaz. Ancak gelişen yaşlı nüfustan korktuğu için buna göz yumar. Fakat herkes öleceklerini sınır dışına götürmeyi beceremez. Mafya işin içine girer. İnsanlardan büyük paralar alarak sınırın dışına taşırlar ölecekleri ve orada gömerler.

İnsanların pişman olduğunu gören (bayan) ölüm, tarzını değiştirir.Olaylar başladıktan yedi ay sonra öldürme işine tekrar başlar. Ancak öleceklere bir hafta önceden eflatun renkli –ne kadar dişiJ- bir mektup göndererek bir hafta içinde öleceğini, sevdikleriyle gereğince vedalaşmasını söyler. Tekrar kargaşa havası hakim olur. Mektubu alanlar bu kez kendilerini alkole, uyuşturucuya, sekse verirler.

Bu esnada ölüm çok sıra dışı bir şeyi fark eder. Bir yıl önce ölmesi gereken elli yaşındaki bir viyolonsel sanatçısı ölmemiştir. Ölüm ona mektup gönderir ancak mektup geri gelir. Birkaç defa dener. Her seferinde mektup geri gelir. Ölüm bu adamı tanımak için kadın kılığına girer ve onunla karşılaşır. Buradan sonra olaylar çok daha akıl almaz boyutlara taşar.

Kitap okuyucuya ölümden şikayet etmeyin der, hele yaşlıysanız onun kıymetini iyi bilin. Ölüm varsa bunun iyi bir nedeni var. Bu kadar korktuğunuz karşısında kendinizi çok ama çok güçsüz hissettiğiniz bir şey olsa da ölüm olmak zorunda. Ancak gerektiğinde de yaşam ölümü yenebilir – bir süreliğine- Özellikle içinde sanatı barındıran yaşam ölümün tam gözünün içine bakabilir ve onu yenebilir.

Kitapta nokta ve virgülden başka hiçbir imla işareti yok. Virgülle ayrılmış cümleler uzun paragraflar oluşturuyor. 53. sayfada başlayıp 58. sayfa sonlanan bir paragraf var örneğin. Teknik olarak farklı bir kitap olması açısından da ilginç. Okurken zihninizi açık tutmanızı gerektiriyor. Yoksa ipin ucu kaçıyor. Ancak zor değil metin. Açık, anlaşılır. Çeviri de fena değil. Atasözleri kullanılmış çeviride ama sırıtmamış: “Yenilen pehlivan güreşe doymazmış” Çok bizden ama iyi oturmuş.

Ölümün Viyolonselcinin hayatını gözlemlemeye başladığı sıralardaki metinlerin içeriği Jose Saramogo’nun müzikle epey ilgili ya da bu konuya ciddi kafa yormuş olduğunu gösteriyor. Aşağıdaki bölümden bunu hissetmemek mümkün değil:

“ Adeta evde yabancı birinin varlığını sezmiş ve açıklanamaz bir şekilde ona kendini anlatma gereği duymuş olan viyolonselci, en basit yaşam hakkında bile elle tutulur bir şeyler anlatmak için uzunca bir konuşma yapmanın gereğini hissederek piyanonun başına geçti, kısacık bir duraklamadan sonra, besteyi icra etmeye koyuldu. Ya bu müziği bir çok kez duymuş olduğundan ya da duydukları sahibi hakkında bildiklerine yeni bir şey katmadığından, nota sehpasının yanına uzanıp uyuklayan köpek, başının üzerinde kopan müzik fırtınasını umursamaz görünüyordu. Ölümün durumu ise farklıydı, görev icabı birçok müzik dinlemiş olan, özellikle de chopinin ölüm marşı ile bethovenin üçüncü senfonisinin adagio assai bölümünü iyi bilen ölüm, upuzun yaşamında ilk kez söylenenlerle söyleniş tarzları arasında mükemmel bir bağın nasıl olabileceğinin ayrımına vardı. Çalınan parçanın viyolonselcinin müzikal portresi olması pek umurunda değildi, müzisyenin portesiyle bu parça arasında var olduğuna inandığı benzerliklerin tümünü, gerçekten var olanları da, tamamen kurmaca olanları da kendi kafasında oluşturmuş olması muhtemeldi, bu elli sekiz saniyelik bölümde ölümü etkileyen yön ise, en sıradanından en olağandışı olanına dek tüm yaşamların her birinin ritmik ve melodik olarak içerdiği bir çeşit atlamayı bu bölümde duyar gibi olmasıydı, parçanın trajik bir şekilde kısa olması, çaresiz bir şekilde yoğun olması, bir de havada ya da herhangi bir yerde asılı gibi kalan o son akoru, adeta söylenmemiş bir şeyler kaldığı hiisni uyandırıyordu.”

Hiç görmediğim kitapsever dostum Canan’ın gönderdiği (üstelik de önce kendisi okumuş, keşke bir yerlerini çizseydi) kitabı zevkle okudum. Teşekkürler Canan.

Merkez Kitaplar, 206 sayfa, Çeviren:Mehmet Necati Kutlu

Pazartesi, Kasım 23, 2009

BÜYÜLÜ DAĞ- THOMAS MANN


Dokuz yüz sayfalık bu kitapla ilgili anlatmak istediklerim o kadar çok ki… Gerçekten zorlu bir kitap bu. İkinci, üçüncü, dördüncü kez okumayı isteyebileceğiniz türden. Anlamak ve tadını daha çok çıkarmak için yani. Hayat, ölüm, zaman, hastalık, beden, müzik, doğa, mistizm, aşk gibi hayatın bir çok yönünün derinlemesine ve inanılmaz detaylarla işlenmesi insanda ön yemekler olmadan sürekli birbirinden leziz ana yemekleri yediğiniz -ve midenizin hala talep etmeye devam ettiği- hissini veriyor. Zaman, beden algısı-anatomisi, müzik gibi bazı değiniler de yoğun tatlılar gibi. Ömrüm olsa en az bir kez daha okuyabilsem..

Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim. Burada tutkulu bir okuyucu olarak, okuma zevki benimkine benzeyen arkadaşlarla okuma notlarımı paylaşıyorum. Bu kitabı hakkıyla eleştirme işi gerçek eleştirmenlerin. Şimdi yazacaklarıma o gözle bakın lütfen.

Önce hikaye:

Gemi mühendisi olarak işe başlamaya hazırlanan Hans Castrop ciğerindeki bir sorun yüzünden , 3 haftalığına İsviçre’nin dağ köyü Davos’a, Berghof Sanatoryumuna gelir. Asker olmaya hazırlanan kuzeni Joachim de ciğer hastalığı yüzünden bir süredir burada kalmaktadır. 3 haftalık süre sonunda başhekim Behrens hastalığının iyileşmediğini, 6 ay daha aklaması gerektiğini söyler. Süre 7 yıla uzar. Castrop savaş başlayana kadar orada kalır. Bu süre boyunca bir iç gelişim, olgunlaşma yaşar. Oraya geldiğinde sıradan bir adamken, 7 yıl boyunca hayatın hemen her yönüyle ilgili düşünme ve saptamalarda bulunup kendi gerçeklerini bulma zamanı olur. Bu sırada üzerinde en çok düşündüğü konular yukarıda da saydığım zaman, yaşam, ölüm, aşk, hastalık algısı, beden algısı, özgürlüktür. Ayrıca insan anatomisi, botanik, müzik, mistizm, savaş gibi farklı konular da da derinlemesine düşünür.

İlk önceleri, olgunlaşma yolculuğunda Settembrini adındaki İtalyan ona rehberlik yapar. Daha sonra Settembrini’ye zıt kişilikteki Naphta ve Settembrini arasındaki fikir çatışmaları da ona fayda sağlar. Ancak iki-üç yıl sonra artık yolda tekbaşınadır.

İlk yıllarda aşık olduğu Clavdia, Başhekim Behrens, hekim yardımcısı Krokowski, kuzeni, Mynheer Peeperkorn (Clavdia’nın karizmatik-yaşlı sevgilisi) ve diğer sanatoryum sakinleri romandaki etkili kişilerdir. Her birinin Hans Castrop’un iç yolculuğunda önemli yeri vardır.


En çok nelerden etkilendim:

Detaylar: Anatomiden müziğe, botanikten politikaya kadar bir çok konuda öyle ince detaylar verilmiş ki, bu detayları verebilmek için mutlaka uzunca süre ciddi araştırmalar yapmak lazım. Ve bu detaylar hayatın gerçeklerini kavramada öyle işlenmiş ki birdenbire aydınlanıveriyorsunuz.

Zaman kavramına en iyi açıklama: Ben böyle diyorum. Belki de zamanı böylesine farklı – ancak kabul edilebilir- anlatan başka bir kitap yoktur. Berghof’da zaman sınırsız, durmuş, başka bir boyuta geçmiş gibi. Zaman kahvaltı ile çay saati arasındaki dilimle ölçülüyor. Ya da Çağlayanın yanına kadar yürüdüğünüz süre ile. Durağanlık var.

“Hamburg’dan Davos’a yayan giderseniz yirmi saatte varırsınız ama bu yolculuk beyninizde yalnızca bir andır.”
“Zamanı yeni ve ilginç şeylerle doldurmanın, onun geçmesini sağladığı-aslında kısaltmak demek istiyoruz-, buna karşın tekdüzeliğin ve boş durmanın zamanı ağırlaştırdığı ve onun akışına engel olduğu kanısı yaygındır. Oysa bu her zaman böyle olmaz. Boş durmak ve tekdüzelilik bir anı ya da bazen bir saati bile uzatıp can sıkıcı bir hale getirebildiği gibi, hiçliğe indirgenene dek, çok büyük hatta en büyük zaman dilimlerini de kısaltıp eritebilir.”
Karakterlerin fonksiyonu: Hans Castrop asıl kahramanımız. Ondan başka tüm karakterler onun içsel gelişimine hizmet edecek şekilde tasarlanmış, her biri bir fikir oluşumuna, içselleşen bir bilgiye hzimet edecek vasıftalar. Bu anlamda biraz “kondurma” lar. Yani pek doğal değiller. Sıcaklık ya da özdeşim hissedebileceğiniz bir kahraman yok.

İyi bir iç yolculuk romanı: İç yolculuk romanlarında hızlıca bir şeyler olur, kişi birden aydınlanıverir, sindirme aşamasını, çelişki, inkar, tökezleme, şaşırma gibi ayrıntılara kabaca değinilir. Burada yolculuğun hemen her aşaması ağır ağır, iyice anlatarak aktarılıyor. Yazar neyin ne olduğu kibarca gözümüze sokuyor.

Leitmotive: Daha çok müzikte kullanılan bir öğe bu. Bir fikir ya da nesnenin birkaç kez kullanılması. Castrop’un küçüklüğünde az konuştuğu ancak beraber olmaktan mutlu olduğu bir arkadaşı var. Pribislav Hippe. Tatar görünümlü bu çocukla aralarında konuşma geçen ender ve etkileyici bir sahne var. Hans kalemini unutuyor ve resim dersine girmeden önce ondan kalemini istiyor. Bir kalem tutucusunun içinde veriyor kalemi Pribislav. İade etmeyi unutmamasını söylüyor. Hans’ın aşık olduğu egzotik –tatar görünümlü- Clavdia ile uzun süren bir sessizlik döneminden sonra önemli bir gecede, (Faust’daki Valpurgis gecesine göndermeler yapılan bir gece) aynı sahne geçiyor. Kalem isteniyor. Clavdia bir kalem tutucusunun içinde veriyor kalemi ve geri vermeyi unutmamasını söylüyor. Bunlar – kalem ttucusu, tatar gözler, kalemi geri vermeyi unutma- bir leitmotiveler. Hans Castrop 7 yıl kalıyor sanatoryumda, 7 ay sonra Valpurgis gecesi yapılıyor, aşkını itiraf ediyor, kitap yedi bölümden oluşuyor. Savaşa katılıyor Hans Castrop ve 7 saatlik bir yürüyüşten sonra savaş alanına varıyor. Belki başka 7 lerdevardır. Daha dikkatli bir gözle okumak lazım.


“ …biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur, ölüm olduğunda da biz yokuz. ….Bizimle ölüm arasında gerçek bir bağlantı yok. Bizimle ilgili bir şey değil ölüm.”

Düzlük-yukarısı: Hans Castrop için şehir, geride bıraktığı hayat, insanlar “düzlük” tür. Sanatoryum ise yukarısı. Artık o yukarıdadır. Beden olarak hasta, ama içinde aydınlık. Düzlüktekiler sağlıklıdır ancak beyinleri ve kalpleri karanlık ya da boş şeylerle doludur. Hans Castrop iyileşse de ateşi düşmez. Çünkü düzlüğe gitmek istemez. İçinin iyice aydınlanmasını bekler. Düşünceleri yoğunlaştıkça ateşi de artar.
Defalarca okunsun.
Can Yayınları, Çev: İris Kantemir, Birinci cilt: 423 sayfa, İkinci cilt: 458 sayfa.
NOT: Haruki Murakami'nin şahane kitabı İmkansızın Şarkısı'nda Vatanabe dağda özel bir klinikte yatan aşkını ziyaret ederken - oraya giderken ve orada kaldığı sürede- Büyülü Dağ'ı okuyordu. Okumasa ben de bu kitabı okuyamazdım belki.

Salı, Kasım 17, 2009

sobe

Kitap dostları(m) Kitapkurdu ve Aslı tarafından sobelenedim. Konu kitaplar.

Sorular ve cevapları:

1. Şu an okumakta olduğunuz kitap nedir? Kısaca konusunu anlatır mısınız?

Büyülü Dağ. Bir oluşum romanı. 3 haftalığına Davos'ta bir sanatoryuma giden Hans Castrop orada 7 yıl kalır. Bu sürede iç yolculuğunu tamamlar. Zaman, aşk, eşitlik, beden algısı, hastalık gibi kavramlar Castrop'un penceresinden detaylı olarak okuyucuya aktarılır.

2. En son aldığınız kitap?

Bana: İskambil Kağıtlarının Esrarı- Jostein Gaarder
Ada'ya: Denizin Derinliklerinde

3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir?

Çok var. En sevdiğim kitap (kısa bir süre öncesine kadar farklıydı) Aylak Adam

4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap hangisidir?

Ulysses. Sözlüğünü de aldım. Bitiremedim. Bir daha okumayı denemeyeceğim.

5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap nedir?

Sahilde Kafka- Murakami ya da Lavinia - Ursula K. Le Guin ya da Canım Sevgilim Ines ya da Ve O Hiçbir Şey Demedi - Heinrich Böll . Böyle uzar gider.

Endişeli Peri'nin ben takip etmediğini biliyorum. Ama ona mim yapmak isterim. Bi haber verelim bakalım:) Ece'nin yoğun olduğunu da biliyorum. O cevap veremez sanırım. Evvelzaman içinde sobelenmiş zaten. Kunegond'u merak ediyoru. Celerone vardı nerde ki? Bir de bocuruk arkadaşım vardı.

Çocuklar tepemde..

Pazar, Kasım 08, 2009

güzel bir şey oldu

Dün Ada, ben ve Yalın oynarken birden beni saf dışı edip abi kardeş oynamaya başladılar. Üç-beş dakika derken baktım ki beyler bayağı oynuyorlar birbirleriyle, bana ihtitaç yok. Kaptım kitabımı. Büyülü Dağ her bir 400 küsür sayfadan oluşan iki ciltlik nefis bir "parça". Birinci cildin üçüncü çeyreğini henüz geçmiştim. Çocukların oyunu yaklaşık 1,5 saat sürdü. Zaman zaman beraber, zaman zaman tek başlarına oynadılar. Daha önce hiç olmayan bir şeydi.Bir yerde ya Ada Yalın'a vurur, ya ya Yalın kucağıma gelmek ister veya tehlikeli bir şey yapardı. Bana ihtiyaç olmayan 1,5 saat gerçekten inanılmayacak derecede güzeldi. Arada Yalın'ı emzirmem sayılmaz ise bu süreyi çok iyi kullanarak birinci cildi bitirdim. Bu ciltte yalnız olsam tekrar okuyacağım zaman kavramı, aşk, insanın kendi bedenine, başına gelen hastalığa dair algılarıyla ilgili önemli bölümler var. Onları okuyamadım. Buna hayıflanmıyorum. Bunu bir milat olarak kabul etmem gerekir mi buna karar vermeye çalışıyorum. Acaba bundan sonra böyle bir ya da bir buçuk saatlik dilimler olacak mı diye merak içindeyim. Bugün ev işleri ve pazar derdinden deneyemedim. Öğleden sonra hava güzel diye 2,5 saat kadar parkta takıldık. Birazdan yine yoklama yapacağım. Dün bundan sonraki güzel okuma günlerinin başlangıcı olabilirmi acaba?

Not: Kitaplar ya da okumayla ilgili konulardan farklı şeylerden bahsetmek tuhaf hissettiriyor.

Perşembe, Ekim 29, 2009

Dadı ile Buzdağı - Ariel Dorfman


Dadı ile Buzdağı ve Blake’in Terapisi’ni idefix’de kelepir kitaplar kampanyasından aldım. İkisi de kelepir fiyata düşmeyecek kitaplar bana göre. Bir sürü boş içerikli kitap 15-20 TL ye satılırken bu tarz kitapların bu denli ucuzlaması gerçekten garip. Bu kitapları az paraya almaktan memnun olsam da bir tarafım bundan üzüntü duyuyor. Söz konusu kelepir kitaplar içinde Hester Yıkıntılar İçinde, National Geographic’i Doğru Okumak gibi daha önce kelepir olmayıp %20 civarında bir indirimle aldığım, çok beğendiğim kitaplar da vardı. Üzücü gerçekten. Bu tarz kitapların çevrilmesi mucize gibi bir şey zaten. Kelepire düştüğünü görünce herhalde yazarın Türkçe’ye çevrilmemiş kitaplarına asla ulaşamayacağım diyorum.

Dadı ile Buzdağı bitti. Blake’in Terapisi’ndeyim. İtiraf etmem gerekir ki; Blake’in Terapisi’nden daha çok hoşlandım. Tek neden olmasa da Dadı ile Buzdağı’nda argo kelimelerin fazlalığı, çeviriden kaynaklanan anlam kaymaları kitabı sevmeme engel olanlar. Belki kurguda da oturmamışlıktan söz edilebilir. Bu oturmamışlığın nedeni de büyük oranda çeviri aslında.

Arjantin’de doğmuş, babasının muhalifliği nedeniyle Amerika’ya göçmüş bir ailenin çocuğu Ariel Dorfman. Aile daha sonra Şili’ye göçer. Ariel Dorfman 1967 yılında 25 yaşındayken Şili vatandaşlığına geçer. Şili üniversitesinde çalışmaya başlar. 1970-73 yılında devlet başkanı Salvador Allende’nin danışmanlığını yapar. Bu dönemde her şey iyidir. Şöyle der yazar: “Kendimi ilk defa evimde gibi hissediyorum. her şeyin mümkün olabileceğini hissediyorduk. Çocukluğumda iyileştirmediğim hüzünlerden dolayı suçlu hissetmiyordum kendimi, adaletsizlik karşısında kalbim sıkışıyordu. İlk defa bu dönemde kendimi rahat hissettim.” (K dergisi, 143. sayı – Ariel Dorfman Hazırlayan : Kaya Tanış)73 yılında Pinochet darbesi olur. Tipik darbe sonrası dönem yaşanır. Yeni yönetim eski yönetim taraftarlarını öldürür, sürer, kendisinin ve ailesinin eski hayatlarını elinden alır. Ariel Dorman sürülenlerdendir. Dorfman’ın hikayesini anlatıyor olmanın nedeni Dadı ile Buzdağı’nın Dorman’ın hikayesi ile giden paralelliği. Göç ve göçmenlik yazarın hayatından akıyor kitaba.

Kahramanımız Gabriel ve annesi Şili’de Pinochet’nin başa geçmesinden sonra, annesinin insanların başına gelen acılara dayanamaması üzerine Amerika’ya göçerler. Yıllar sonra yönetim değiştiğinde tekrar anavatana dönerler. Hikaye burada başlar. Gabriel uzun yıllardır babasını görmemiştir. Babası normal bir erkek çocuğunun yaşayacağı oidipus kompleksinin yüz katını yaşatmaktadır ona. Çünkü babası bekaretinin bozulduğu günden beri her gün farklı bir kadın ile seks yapan biridir. Bu “gücün” etkisindeki Gabriel sayısız başarısız denemeden sonra Şili’ye bakir olarak gider. Babası ile karşılaşıp konuştuğunda onun kendisine rehber olmasını ummaktadır. Bekaretini kaybedememenin sıkıntısından ve kayıp çocukları bulup getirmede bir numara olan, seks yaşamıyla efsaneleşmiş babası büyük McKenzie’ nin gölgesinde berbat bir ergenlik geçiren Gabriel nihayet düze çıkacağını düşünürken işler sarpa sarar. Babasının en yakın arkadaşı Pablo Baron’un kızı Amanda Camila’ya aşık olur. Antartika’dan koparılıp Şili’de sergilenmek üzere getirilen Buzdağı’nın bombalanacağına dair mektuplar alan Pablo Baron babası ve onu bombacıyı bulması için ikna eder. Tatsız bir süreçtir. Gerçek Şili ile yüzleşir Gabriel. Etnik yemekler, müzikler, sıcak aile dostlarından başka, sokakta donunu bile çalabilecek kendisi yaşlarında gençlerin varlığı olgunlaşmasında etken olur. Annesinin, çok küçükken kendisinin, Amanda Camila’nın ve kardeşlerinin dadısı, Şilili yerli yaşlı Mercedes ona babasından daha yakın olur. Rehberi babası değil dadısıdır artık. Yarı mistik bir yolculukta erkekliğini, yetişkinliğini, hayatının anlamını arar. Bulur da. Sürprizlerle dolu son okuyucuya sonra neler olacağıyla ilgili ipucu vermez. Okuyucu sonrasını kendi kurgular.

Agora Yayınları, 413 sayfa, Çev: Mehmet Harmancı (1932 doğumlu ve bu kitap onun çevirdiği 425. kitap-tecrübesine rağmen ciddi bir çeviri sorunu olduğunu düşünüyorum)
NOT: NE YAPARKEN KİTAP OKUNMAZ SORUSUNA KLASİKLERİN YANINDA ÜÇ YANIT:
-MÜCVER KIZARTIR VE DE BİR TARAFIN KIZARMASINI BEKLERKENKİ ARADA OLMAZ. KİTAP YAĞ İÇİNDE KALIR. BAZI MÜCVERLER YANABİLİR.
-BİR BEBEĞİ EMZİRİRKEN AYNI ANDA ABİSİ(YA DA ABLASI) DE UYUMAK İÇİN SİZE YAPIŞMIŞ VE UYDUĞU HALDE BIRAKMIYORSA OKUMA LAMBASI AÇIP OKUYAMAZSINIZ. İKİ ELİNİZ DE MEŞGULDUR. HER İKİ ÇOCUK DA SİZE YAPIŞIK OLDUĞU İÇİN IŞIKTA RAHATSIZ OLURLAR.
-İSTİKLAL MARŞI VE KLASİK CUMA TÖRENİNDEN ÖNCE HAZIRLANAN ÖĞRENCİLERİN YAKININDA OLMAZ. ÇARPIYORLAR.
TECRÜBE ETTİM BU HAFTA OLMUYOR.
ŞUNLAR OLUYOR:
-TÖREN BİTİP ÇOCUKLAR DAĞILIRKEN BAHÇEDE BEKLEMEK ZORUNDAYSAN ARABANIN İÇİNDENSE BANKTA OTURUP 10 YA DA İSTERSEN 15 SAYFA OKUYABİLİRSİN
- YOĞURT ÇORBASI KESİLMESİN DİYE SÜREKLİ KARIŞTIRIRKEN, SÜRE İYİ BİR SÜRE. ÇOCUKLAR SÜREKLİ AYNI HAREKETİ YAPINCA ANNEDEN HAYIR YOK DEYİP BULAŞMIYOR AYNI ZAMANDA.
- CUMHURİYET BAYRAMI PROVASI YAPILIRKEN KİTAP BİLE BİTER. SINIFIN OLMADIĞI İÇİN PROVAYA KATILMIYOR VE TÜM ÖĞRENCİ VE VELİLER BAYRAM HAVASINDA OLDUĞU İİN DANIŞMA YAPAMIYORSAN OTURUP GÜZELCE KİTAP OKUYABİLİRSİN:)