Pazar, Kasım 08, 2009

güzel bir şey oldu

Dün Ada, ben ve Yalın oynarken birden beni saf dışı edip abi kardeş oynamaya başladılar. Üç-beş dakika derken baktım ki beyler bayağı oynuyorlar birbirleriyle, bana ihtitaç yok. Kaptım kitabımı. Büyülü Dağ her bir 400 küsür sayfadan oluşan iki ciltlik nefis bir "parça". Birinci cildin üçüncü çeyreğini henüz geçmiştim. Çocukların oyunu yaklaşık 1,5 saat sürdü. Zaman zaman beraber, zaman zaman tek başlarına oynadılar. Daha önce hiç olmayan bir şeydi.Bir yerde ya Ada Yalın'a vurur, ya ya Yalın kucağıma gelmek ister veya tehlikeli bir şey yapardı. Bana ihtiyaç olmayan 1,5 saat gerçekten inanılmayacak derecede güzeldi. Arada Yalın'ı emzirmem sayılmaz ise bu süreyi çok iyi kullanarak birinci cildi bitirdim. Bu ciltte yalnız olsam tekrar okuyacağım zaman kavramı, aşk, insanın kendi bedenine, başına gelen hastalığa dair algılarıyla ilgili önemli bölümler var. Onları okuyamadım. Buna hayıflanmıyorum. Bunu bir milat olarak kabul etmem gerekir mi buna karar vermeye çalışıyorum. Acaba bundan sonra böyle bir ya da bir buçuk saatlik dilimler olacak mı diye merak içindeyim. Bugün ev işleri ve pazar derdinden deneyemedim. Öğleden sonra hava güzel diye 2,5 saat kadar parkta takıldık. Birazdan yine yoklama yapacağım. Dün bundan sonraki güzel okuma günlerinin başlangıcı olabilirmi acaba?

Not: Kitaplar ya da okumayla ilgili konulardan farklı şeylerden bahsetmek tuhaf hissettiriyor.

Perşembe, Ekim 29, 2009

Dadı ile Buzdağı - Ariel Dorfman


Dadı ile Buzdağı ve Blake’in Terapisi’ni idefix’de kelepir kitaplar kampanyasından aldım. İkisi de kelepir fiyata düşmeyecek kitaplar bana göre. Bir sürü boş içerikli kitap 15-20 TL ye satılırken bu tarz kitapların bu denli ucuzlaması gerçekten garip. Bu kitapları az paraya almaktan memnun olsam da bir tarafım bundan üzüntü duyuyor. Söz konusu kelepir kitaplar içinde Hester Yıkıntılar İçinde, National Geographic’i Doğru Okumak gibi daha önce kelepir olmayıp %20 civarında bir indirimle aldığım, çok beğendiğim kitaplar da vardı. Üzücü gerçekten. Bu tarz kitapların çevrilmesi mucize gibi bir şey zaten. Kelepire düştüğünü görünce herhalde yazarın Türkçe’ye çevrilmemiş kitaplarına asla ulaşamayacağım diyorum.

Dadı ile Buzdağı bitti. Blake’in Terapisi’ndeyim. İtiraf etmem gerekir ki; Blake’in Terapisi’nden daha çok hoşlandım. Tek neden olmasa da Dadı ile Buzdağı’nda argo kelimelerin fazlalığı, çeviriden kaynaklanan anlam kaymaları kitabı sevmeme engel olanlar. Belki kurguda da oturmamışlıktan söz edilebilir. Bu oturmamışlığın nedeni de büyük oranda çeviri aslında.

Arjantin’de doğmuş, babasının muhalifliği nedeniyle Amerika’ya göçmüş bir ailenin çocuğu Ariel Dorfman. Aile daha sonra Şili’ye göçer. Ariel Dorfman 1967 yılında 25 yaşındayken Şili vatandaşlığına geçer. Şili üniversitesinde çalışmaya başlar. 1970-73 yılında devlet başkanı Salvador Allende’nin danışmanlığını yapar. Bu dönemde her şey iyidir. Şöyle der yazar: “Kendimi ilk defa evimde gibi hissediyorum. her şeyin mümkün olabileceğini hissediyorduk. Çocukluğumda iyileştirmediğim hüzünlerden dolayı suçlu hissetmiyordum kendimi, adaletsizlik karşısında kalbim sıkışıyordu. İlk defa bu dönemde kendimi rahat hissettim.” (K dergisi, 143. sayı – Ariel Dorfman Hazırlayan : Kaya Tanış)73 yılında Pinochet darbesi olur. Tipik darbe sonrası dönem yaşanır. Yeni yönetim eski yönetim taraftarlarını öldürür, sürer, kendisinin ve ailesinin eski hayatlarını elinden alır. Ariel Dorman sürülenlerdendir. Dorfman’ın hikayesini anlatıyor olmanın nedeni Dadı ile Buzdağı’nın Dorman’ın hikayesi ile giden paralelliği. Göç ve göçmenlik yazarın hayatından akıyor kitaba.

Kahramanımız Gabriel ve annesi Şili’de Pinochet’nin başa geçmesinden sonra, annesinin insanların başına gelen acılara dayanamaması üzerine Amerika’ya göçerler. Yıllar sonra yönetim değiştiğinde tekrar anavatana dönerler. Hikaye burada başlar. Gabriel uzun yıllardır babasını görmemiştir. Babası normal bir erkek çocuğunun yaşayacağı oidipus kompleksinin yüz katını yaşatmaktadır ona. Çünkü babası bekaretinin bozulduğu günden beri her gün farklı bir kadın ile seks yapan biridir. Bu “gücün” etkisindeki Gabriel sayısız başarısız denemeden sonra Şili’ye bakir olarak gider. Babası ile karşılaşıp konuştuğunda onun kendisine rehber olmasını ummaktadır. Bekaretini kaybedememenin sıkıntısından ve kayıp çocukları bulup getirmede bir numara olan, seks yaşamıyla efsaneleşmiş babası büyük McKenzie’ nin gölgesinde berbat bir ergenlik geçiren Gabriel nihayet düze çıkacağını düşünürken işler sarpa sarar. Babasının en yakın arkadaşı Pablo Baron’un kızı Amanda Camila’ya aşık olur. Antartika’dan koparılıp Şili’de sergilenmek üzere getirilen Buzdağı’nın bombalanacağına dair mektuplar alan Pablo Baron babası ve onu bombacıyı bulması için ikna eder. Tatsız bir süreçtir. Gerçek Şili ile yüzleşir Gabriel. Etnik yemekler, müzikler, sıcak aile dostlarından başka, sokakta donunu bile çalabilecek kendisi yaşlarında gençlerin varlığı olgunlaşmasında etken olur. Annesinin, çok küçükken kendisinin, Amanda Camila’nın ve kardeşlerinin dadısı, Şilili yerli yaşlı Mercedes ona babasından daha yakın olur. Rehberi babası değil dadısıdır artık. Yarı mistik bir yolculukta erkekliğini, yetişkinliğini, hayatının anlamını arar. Bulur da. Sürprizlerle dolu son okuyucuya sonra neler olacağıyla ilgili ipucu vermez. Okuyucu sonrasını kendi kurgular.

Agora Yayınları, 413 sayfa, Çev: Mehmet Harmancı (1932 doğumlu ve bu kitap onun çevirdiği 425. kitap-tecrübesine rağmen ciddi bir çeviri sorunu olduğunu düşünüyorum)
NOT: NE YAPARKEN KİTAP OKUNMAZ SORUSUNA KLASİKLERİN YANINDA ÜÇ YANIT:
-MÜCVER KIZARTIR VE DE BİR TARAFIN KIZARMASINI BEKLERKENKİ ARADA OLMAZ. KİTAP YAĞ İÇİNDE KALIR. BAZI MÜCVERLER YANABİLİR.
-BİR BEBEĞİ EMZİRİRKEN AYNI ANDA ABİSİ(YA DA ABLASI) DE UYUMAK İÇİN SİZE YAPIŞMIŞ VE UYDUĞU HALDE BIRAKMIYORSA OKUMA LAMBASI AÇIP OKUYAMAZSINIZ. İKİ ELİNİZ DE MEŞGULDUR. HER İKİ ÇOCUK DA SİZE YAPIŞIK OLDUĞU İÇİN IŞIKTA RAHATSIZ OLURLAR.
-İSTİKLAL MARŞI VE KLASİK CUMA TÖRENİNDEN ÖNCE HAZIRLANAN ÖĞRENCİLERİN YAKININDA OLMAZ. ÇARPIYORLAR.
TECRÜBE ETTİM BU HAFTA OLMUYOR.
ŞUNLAR OLUYOR:
-TÖREN BİTİP ÇOCUKLAR DAĞILIRKEN BAHÇEDE BEKLEMEK ZORUNDAYSAN ARABANIN İÇİNDENSE BANKTA OTURUP 10 YA DA İSTERSEN 15 SAYFA OKUYABİLİRSİN
- YOĞURT ÇORBASI KESİLMESİN DİYE SÜREKLİ KARIŞTIRIRKEN, SÜRE İYİ BİR SÜRE. ÇOCUKLAR SÜREKLİ AYNI HAREKETİ YAPINCA ANNEDEN HAYIR YOK DEYİP BULAŞMIYOR AYNI ZAMANDA.
- CUMHURİYET BAYRAMI PROVASI YAPILIRKEN KİTAP BİLE BİTER. SINIFIN OLMADIĞI İÇİN PROVAYA KATILMIYOR VE TÜM ÖĞRENCİ VE VELİLER BAYRAM HAVASINDA OLDUĞU İİN DANIŞMA YAPAMIYORSAN OTURUP GÜZELCE KİTAP OKUYABİLİRSİN:)

Pazartesi, Ekim 19, 2009

İstanbul Hatıralar veŞehir - Orhan Pamuk


Kitap önce bir İstanbul güzellemesi olarak başlıyor. Yazarın dilinden İstanbul’ a hayran oluyor, bahsettiği yerleri, renkleri, ışıkları görmek, anlattığı havayı koklamak, istiyorsunuz.

“…Şehir bize güzel ve büyülü geliyorsa hayatımız da öyle olmalıdır.İstanbul hakkında konuşan benden önceki kuşakların pek çok yazarı, şehrin güzelliğiyle başlarının döndüğünü her anlatışlarında, bir yandan beni hikayelerinin ve dillerinin büyülü havasıyla etkilerken, öte yandan da sözünü ettikleri büyük şehirde artık yaşamadıklarını, onların artık Batılılaşmış İstanbul’un modern rahatlıklarını tercih ettiklerini bana hatırlattılar. İstanbul’u ölçüsüz ve lirik bir coşkuyla övebilmenin bedelinin artık o şehirde yaşamamak ya da “güzel” buluna şeye dışarıdan bakmak olduğunu onlardan öğrendim. Bunun suçluluk duygularını ruhunda hisseden yazar, şehrin yıkıntı ve hüznünden dem vurduğunda bunların kendi hayatına düşürdüğü esrarlı ışıktan söz etmeli, şehrin ve Boğaz’ın güzelliklerine kendini kaptırdığında, kendi hayatının sefaletini ve şehrin geçmişte kalmış muzaffer ve mutlu havasına kendisinin hiç yakışmadığını hatırlamalı.” Sayfa 62

Sonra da bir hüzün duygusu bastırıyor okuyucuyu. Geç olmadan Pamuk da bize İstanbul ile ilgili olarak anlatmak istediği en önemli şeyin şehri saran hüzün duygusu olduğunu söylüyor.

“Son yüz elli yılda (1850-2000) İstanbul’a hakim olan şehrin çevresine yaydığı temel duygunun kaçınılmaz bir şekilde hüzün olduğundan şüphem yok hiç. Anlatmaya çalıştığım şey, bu duygunun bir kavram olarak keşfi, ifade edilmesi, seslendirilmesi ve bunların itibarlı Fransız şairlerince (melankonik arkadaşı Nerval’in etkisiyle Gautier) ilk yazılmış olmasının sonuçları. Neden Gautier ile özdeşleştirdiğim Batılıların benim şehrim, İstanbul’un hayatı ve özellikleri konusunda düşündükleri benim için, şehir için bu kadar önemli oldu hep?”

Bu hüzün her zaman her yerde solunuyor:

“Oysa bizim kavgalarımızın arkasında iddiacı, yarışmacı, başarı elde etmeye ve kendimizi özdeşleştirdiğimiz kimi kahramanlar gibi, hükmetmeye ve kazanmaya yönelik bir yan vardı. Tıpkı derslerde parmak kaldırıp bildiğimizi gösterdikçe, sınıf birincisi oldukça, kendimizi diğer “kafasızlardan” güvenle ayırdıkça yaptığımızı sandığımız gibi, birbirimizi yenip, ezip geçmek isterken ruhlarımızın karanlık bir yerinde İstanbul’un onulmaz kaderi yıkım ve hüzün duygusundan uzaklaşabileceğimizin hayalini saklıyor olmalıydık. Çünkü biraz daha ileri yaşlarda her İstanbullu, şehrin kaderiyle kendi kaderinin örtüşmesi durumunda hayat diye kendisini kanaatkarlık, duygusallık ve en fazla küçük bir mutluluk kılığına girmiş bir hüznün beklediğini hissetmeye başlar”

Orhan Pamuk’un ailesi zenginlikten gittikçe uzaklaşır, paralarını, dairelerini, arsalarını kaybederken kendisi de ailenin İstanbul gibi çöktüğünü hisseder. İstanbul imparatorluk başkentiyken, işgalden ve savaştan sonra giderek bakımsızlaşmış, eski şaşaasından eser kalmamıştır. Bunu en çok rengi bozulan, kararan, yangınlarda kül olup giden, yıkılan (yine de yazar tarafından çok sevilen) ahşap konaklarda hisseder. Bir zamanlar ne gösterişli, zengin hayatların yaşandığı konaklar kimi zaman bakımsızlıktan çökmekte, kimi zaman aile kavgaları nedeniyle biçimsizce bölünmekte, kimi de yanmaktadır. Zafer duygusu geri gelmeyecek şekilde terk etmiştir İstanbul’u. Artık hep hüzün olacaktır.

İnsana içinde yaşamaktan mutluluk veren, hüzünlü de olsa insana parçası olmaktan gurur veren İstanbul içinde Boğaz’ın yeri ayrı. O İstanbul’un kalbi.


“…Ama hala Boğaz’ı boğaz yapan şey, gene de hala çocukluğumdakinin aynısı: İnsana sağlık veren, iyileştiren, şehri ve hayatı ayakta tutan bitmez tükenmez bir iyilik ve iyimserlik kaynağıdır benim için Boğaz.

“Hayat o kadar berbat olamaz” diye düşünürüm bazen. “ Ne de olsa, sonunda insan Boğaz’da bir yürüyüşe çıkabilir”. S.65

İstanbul hakkındaki bu anlatılara fon oluyor Orhan Pamuk’un çocukluk ve ilk gençlik hatıraları. Çocukluk ve ilkgençlik yaşayışına da hüzün ve boşluk, kafa karışıklığı hakim olmuş. Hiçbir zaman ne istediğini bilen biri olmamış. Hep aramış, hep aramış. Dinle, okulla, aile ve cemiyetle ilgili fikirleri huzur bulmasına, topluma uyumlu bir birey olmasına yardım etmemiş hiç.

….”Bütün bunlardan okul denen yerin aslında temel sorunları cevaplamadığını, yalnızca onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yardım ettiğini çıkarmıştım….”s.125

“……..Ama dinle bu beceriksizce ilişkim beni dini ve metafizik konulardan uzak tutmadı hiç. Ona istediğim gibi inanmasam bile, Allah’ın dedikleri gibi her şeyi bilen bir varlıksa çok zeki olacağını ve benim ona niye bir türlü inanamadığımı da anlayıp bağışlayacağını aklımın bir köşesiyle kuruyordum. İnançsızlığımı ona bir meydan okumaya, ona karşı bilinçli bir saldırıya çevirmezsem Allah beni anlayacak, ona inanmadığım için hissettiğim suçluluk duygularını, inançsızlık çilemi hafifletici bir neden olarak görüp, benim gibi bir çocuğu zaten fazla önemsemeyecekti.”


SON OLARAK: Ben Orhan Pamuk’u yabancılaşmış bir birey olduğunu hissediyorum. Olumsuz manada değil. Ruhunda tüm sanatçılarda olduğu gibi ayrıksı, hassas bir yan var. Bu hassasiyeti onu insanların çirkinliklerine ya da ahlaki zayıflıklarına karşın onlardan uzaklaşmasına götürüyor. Elbette Orhan Pamuk kendisi de bir insan ve ruhundaki iyilik-kötülük-çelişkilerin de farkında. Zaman zaman bunlardan da yorulup uzaklaşmak, kaçmak istiyor. Kitapta Orhan Pamuk’un bu yabancılaşmasının çocukluğunda başladığını görüyoruz. İçinde bulunduğu İstanbul cemiyeti fertlerinin zayıflıklarını, çirkinliklerini önce kendi ailesinde, sonra da tanıdıklarında görmesi bu sürecin başlangıcı. İşte bunu özetleyen bölüm:

“…ya da annemle babamın hepsinin zenginliğinin arkasında bir ayıp , bir rezalet bir üçkağıt olduğunu tek tek gülerek anlattıkları bu insanlar şimdi ne kadar sıkıfıkı olabildiklerini fark ettiğim için huzursuz olurdum. Bir süre sonra bu insanlarla birlikte bulunmaktan içtenlikle mutlu olan annemle, belki de gizli sevgililerinden biriyle cilveleşen babamın bu insanlar hakkında evde anlattıkları tuhaf hikayeleri, dedikoduları aslında unutmadıklarını, yalnızca bu hikayeleri geçici olarak bilmiyormuş gibi yaptıklarını keşfederdim.”


Bol bol eski İstanbul ve yazarın çocukluk-ilkgençlik yıllarına ait fotoğraf kullanılmış kitapta. Siyah-beyaz fotoğraflar hem renkleri, hem de şehrin ve ailenin hüznüne değinen içerikleri ile çok yakışmış kitaba. Ayrıca eski İstanbul’u resimleyen Melling gibi ressamların resimlerine yer verilmiş.

YKY, 345 sayfa
NOT: İki küçük çocuk, ev işleri, okul üçgeninde perişanım. Artık okula otobüsle de gitmediğim için orada da okuma şansım kalmadı, hayatımın en kaçak-göçek okuma dönemindeyim. Ne olacak bilemiyorum. Yalın 3 aşında filan olsa ikisi beraber oynarlar. Ben de kenarda okuyabilirim. O zamana kadar ara formül fikri olan varsa söylesin lütfen.Uyuduklarında 10-15 dakika okuyabiliyorum. Çünkü Yalın okuma lambasının ışığında çabuk uyanıyor.

Perşembe, Eylül 24, 2009

Kırmızı Defter - Paul Auster



Paul Auster'in romanlarında belirgin bi arka fon oluşturan, zaman zaman romanının kalbi olan tesadüflerin kaynağını anlatıyor Kırmızı Defter. Yazar kendisi ve yakınlarının hayatlarında karşılaştığı şaşrtıcı tesadüfleri akarıyor akıcı bir dille. Bu tesadüfler yazarı canından bezdirmiş:) "Bu kadar da olur mu?" sorusunu sordurtmuş defalarca. Hayatında tesadüflerin önemli olaylara yol açması onda kafa karışıklığı yaratıyor. Hayatı boyunca bunu anlamlandırmaya çalışıyor. Ve bu tesadüfler yüzünden yazar olduğunu iddia ediyor. "Kelebek Etkisi" türünde filmlerden hoşlananlar eminim bu kitabı da severler (eğer hem film seyredip hem de okuyorlarsa tabii) Ben de bu konuya yazar kadar olmasa da takılıyorum bazen. Şu olay olmasa bu olmazdı, şu insanla karşılaşmam ne kadarda imansız görünüyordu aslında, gibi yorumlarla gezerim kafamda. Bu yüzden benim için çok ilginç bir içeriğe sahip.

Bu kitaptaki tesadüfler uç noktalarda geziyor...Mesela, misafir öğretim üyesi olarak başka bir ülkeye giden kadın öğrencisine aşık oluyor, evleniyor ve yıllar sonra sevgilisi ve kendi babasının aynı kişi olduğunu öğreniyor. Her bölüm sonunda tesadüflerin şaşırtıcılığı karşısında yaptığım mimikler yüzünden yüz kaslarım ağrıdı.

Yazar küçükken çok sevdiği bir beyzbol oyuncusu ile karşılaşıyor beklemediği bir anda. İmza istyor. Kendisi, annesi ve babasında kalem yok. İmzayı alamıyor. O günden sonra da dışarı çıkarken hep kalem bulunduruyor yanında. Ve çocuklarına söylediği gibi bir insan yanında o kadaruzun süre kalem taşırsa bir gün yazmaya başlaması kaçınılmaz oluyor. Bu da gülümsetici tesadüf...

Bu kitabı okursak Paul Auster'in kahramanlarını ve kitaplarındaki olayları daha iyi anlarız bence.

Kısa bir kitap. Bir solukta okunur.

Can Yayınları, 103 sayfa. Çev: İlknur Özdemir

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Hz. Muhammed'in Hayatı - Martin Lings (Ebubekir Siraceddin)


Arkadaşım Martin Lings’in yazdığı Hz. Muhammed’in Hayatı adlı biyografiyi okumamı önerdi. Çok samimi bir öneriydi. Benim de en az onun kadar beğeneceğimi umuyordu, her halinden belliydi bu. Bu duyguyu iyi bilirim. Yakınlık hissettim ona bu anlamda. Kitabı okumam iki hafta aldı. Hem kitap hacimli olduğundan, hem de araya dergiler girdiğinden. İslam dünyasında önemli bir yazın ödülü olan “Siyer Ödülü” nü almış bu kitap kendisini çok etkilemiş. Hz. Muhammed’i bu kitapla tanıdığını söyledi. Bu durdum bende de bir beklenti yaratmadı değil. Okumaya başlamadan önce dedim ki kendi kendime: “Keşke Hz. Muhammed’in çok eşliliği konusunda olumlu yönde değişebilse fikirlerim. Durumu haklı çıkaran ve ayrıca benim de anlayabileceğim tutarlı bilgiler olsa içinde..”

Bu amaçla başladım. Yine de kitaba daha çok biyografi olarak bakmaya çalıştım. Gerçi din konusunda insan kendini hissiyatından tamamıyla sıyıramaz. Olduğu kadar olsun dedim. Bu biyografi kitabı hakkında ilk söylemem gereken şey, şimdiye kadar Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde öğrendiğim Hz. Muhammed hayatının ana hatlarında hiçbir değişiklik olmadığıdır. Yani cahiliye devri, İslam doğmadan önceki koşullar, Hz. Muhammed’in doğumu, ailesi, ilk vahyin gelmesi, savaşlar, hicret gibi anahatlar aynı. Ancak bu kitapta heme her şey hakkında ayrıntıya girilmiş. Hz. Muhammed’in büyükanneleri, büyükbabaları, onların konumları, Hz. Muhammed’in çocukluğundaki duygusal durumunu anlatan ayrıntılar, o dönemdeki ahlaki ve dini tabloyu anlamayı sağlayacak sosyal durumlara dair bilgiler de var bu kitapta. Kitap hakkında söylemem gereken ikinci önemli şey ise kaynakça. Yüzyıllar önce olmuş bir olayı anlatıyorsanız kaynakçanın güvenilirliği önem kazanır. Kaynakça sadece hadisler ve Kuran-ı Kerim. Kuran’ı biliyoruz, ancak Hadisler konusunda Din Kültürü öğretmenimiz Mustafa N’nun söylediği söz geldi aklıma: “Çocuklar kalbimizi temiz tutalım. Aklımıza kötü şeyler (hadsilerin günümüze yanlış ulaştığı) getirmeyelim.O zamanlar –lisede- bunu başarmıştım. Şimdi başaramıyorum.

Cahiliye devrinde erkeklerin 10 kadınla filan evlendiği düşünülürse Hz. Muhammed’in de dokuz kadınla evlenmesi normal gözüküyor. Yine de şu andaki kalbim ve aklım bunu anlayamıyor.

Kuran ayetlerinin inişi öncesinde yaşanan olayları okumak ayeti daha iyi anlamayı sağlıyor. Bu da kitaptan aldığım kazanımlardan biri oldu.

Kitabın anlatım dili açık ve akıcı. Bu tür kitaplardaki gibi Arapça kelimeler yoğunlukta değil.

Şu anda Hz. Muhammed’in hayatı ve İslam’ın doğuşu ile ilgili daha fazla bilgiye sahibim.

İnsan Yayınları , 515 sayfa
Çev: Nazife Şişman

Pazartesi, Eylül 07, 2009

Gelin Başı - Seray Şahiner


Seray Şahiner’in “Gelin Başı” nı sabah beş buçuktan yediye kadar okuyup bitirdim.
Her birinde kendime yakın bir şeyler bulduğum öykülerinden daha yüz tane olsun istedim.

Belli bir sosyo-ekonomik sınıfı yansıtıyor gözükse de, en çok kadınları, ülkemizin genç kadınlarını yansıtıyor bence. (20-35 uzak başı 40) Kadınlığın güçlü ve zayıf yanlarını, Türk
Kadınına özgü birtakım özellikleri; ana-babasının namuslu ya da oynak kız, mahallenin namuslu veya namuslu görünen kız, sevgilisini elinde tutma kaygıları olan kız, ana-babasına başkaldırma cesareti olan kız, ana-babasından, kültüründen kopmak isteyen fakat kopamayan kız, gelin saçı yapılırken bekaret zarını diktirme hesabı yapmak zorunda olan kız, alevi kimliğini saklamak zorunda kalan kadın, pastasız çiçeksiz kaçarak evlenen, bezelye yemeği çoğalsın diye içine bolca patates ekleyen yeni gelin, öğrenci evini yıllardan beri içine işleyen kültürle dantel örtülerle bezeyen kız, eski sorumlu müdürünü hala sevdiğini onu görünce saçını kulağının arkasına atma isteğinden bilen evde kalmış kız, sevgilinsin en yakın arkadaşından hoşlanan onunla olabilmek için kitap ödünç alma bahanesi bulan kız, kafede yalnız olduğu anlaşılmasın diye elini ayağını nereye koyacağını şaşıran, yandaki gençten çakmak isteyince ondan hoşlandığını düşündüğü iç,n çakmak istediğini düşüneceğinden korkup derhal kafeden kaçan kız –ama hep tedirgin, hep Kayılı, nereye ait olduğunu kestiremeyen rolüne çalışıyor görünen kız kimliklerinde tanıyoruz. Bu kızlar-kadınlarda hep kendimden bir şeyler buldum. Kadın erkek ilişkilerinin öykülenmesinde kadınların çok benzer,çok “Türk kadınına özgü” hissedişleri, endişeleri olduğunu gördüm. Anlattığı karakterlerde genç kızlığımdan tanıdığım teyzeler, ablaları buldum. Genç kızlığımda onlar bana nasıl yakındıysa ve nasıl eğlenceli idiyse kitaptaki karakterler de aynen onlar kadar canlı ve eğlenceli idi. Bunu neye borçlu Seray Şahiner? Kadınları iyi gözlemleyişine, durumlarını iyi tahlil edişine, hislerine yakın oluşuna, ve bunları yazı ile dokumak için yeterince güçlü bir kalemi oluşuna…. Dilinin samimi olduğunu söylemeliyim, akıcı da, ancak en güçlü yönlerinden biri değil. Dilin güzelliği ya da biçim kaygısından çok içerik güçlü. Olsun, böyle de çok güzeller. Öykünün tanımlarından biri kısacık bir metinle bir dünyayı olabildiğince iyi anlatmak ise Seray Şahiner bunu başarıyor. Bana bu yetiyor.

Seray Şahiner’in malzemesinin kalmadığı düşünülebilir. Yani kadın öyküleri yazdı, şimdi ne yazacak diye düşünülebilir. Çünkü öykülerden belli ki, bu karakterler onun çevresinden. Bana göre başka hiçbir konuda yazmasa bile bu alanda çok malzeme var. Bu karakterler ve benzerlerinin yer aldığı yüz öyküyü daha sıkılmadan okuyabilirim.

1984 yılında doğmuş genç yazara teşekkür etmek için mail adresini bulmaya çalışacağım.

Son olarak kitabın içerisinde ir Türkan Şoray- Müjde Ar karşılaştırmalı analizi var.Bu bölüm hem çok komik hem de çok gerçek. Ağız sulandırmalık bir bölüm:

“Müjde Ar’ın güzelliği çekicilik bölümünde yer alır daha çok. İntikam alma üzere, o da Türkan Şoray gibi büyük salonların dev merdivenlerinden inse de onu inişine Türkan Şoray’ınki gibi asil bir anlam yüklemeyiz. Kim bilir hangi fabrikatörün yeni “dalgası” dır diye düşünürüz. Anıttan çok bir insandır. Zaafları, hırsları vardır. Mahallemizin fırfırlı etekli, dalga dalga göğüslü kızıdır o. Ama hep düşer, ayağı zaaflarına takılır. Çünkü aşık olur. Ama Türkan Şoray gibi gururlu olmaz o. Gidenin arkasından koşar. “Dur” der, küçülür gözümüzde, Kendisine ne kötülükler yapmış adam affeder. Bir de ateşli ateşli sevişirler bu barışma anının üstüne utanmadan. Zaten o hep sevişir. Başarıları da başarısızlıkları da hep sevişmesinden kaynaklanır. Oysa Türkan Şoray öyle mi. Olsa olsa iğfal ederler onu………..”(sayfa 98)

Can Yayınları, 115 sayfa

Cuma, Ağustos 28, 2009

YAZARIN KİTABI - FERİDUN ANDAÇ


Okumayı çoksevenler için okumakla ilgili her türlü bilgi, deneme, makale, kitap, röportaj vs. çok ilgi çekicidir. Kendininkinden farklı okuma maceralarını öğrenmek , bu maceralarda sürülen izlere ulaşmak, bunlardan esinlenmek için her fırsat altın niteliğindedir. Zira dilimizde bu konuda yazılanlar kısıtlıdır.


Bilindiği üzere, ben bir kitapçokseverim (Selçuk Altun'un bulduğu bir kelimedir aslında). Benim açımdan , koşullarım müsaitse (para ve zaman meselesi) böyle bir kitabı görüp de okumamam düşünülemez bile.


Büyük bir açlıkla okuduğum kitap, 50 yazara yöneltilen "Okuma serüveninden yazma eylemine uzanan yolunuzu anlatan bir deneme yazar mısınız?" sorusuna verilen yanıtlardan oluşuyor. 50 yazar arasında benim sevdiklerimden şunlar var: Elif Şafak, Fakir Baykurt, Emin Özdemir, Muzaffer İzgü, Doğan Hızlan, İnci Aral, Güven Turan, Mehmet Eroğlu, Feyza Hepçilingirler, Murathan Mungan, Hasan Ali Toptaş, Kaan Arslanoğlu, Aslı Erdoğan, Murat Gülsoy, Şebnem İşigüzel. Kitapta daha önce adını duyduğum ancak hiçbir kitabını okumadığım, veya tarzı hakında hiçbir bilgiye sahip olmadığım yazarlar bana okuma serüvenimde kullanacağım ipuçları verdiler: Adnan Binyazar, Yekta Kopan, M Sadık Aslankara gibi.


Sevdiğim yazarların okuma yolculuklarını öğrenmek, benimkiyle onlar arasında kimi benzerlikleri keşfetmek haz verici idi. Okuma tarzları, yazarları okumaya teşvik eden kişilerin etkisi, kültürün, yaşanan yerin, ana-babanın hayat görüşünün etkisi ....bütün bunlara ilişkin bir çok paylaşım var kitapta. Bunlar da okuması çok aydınlatıcı bölümler bence.
Yazarların yazmaya nasıl başladıklarını anlatan bölümlerde genelde "yazmadan yaşayamazdım" durumu hakim olsa da yazmak isteyip çok çalışarak bunu başaranlar da var. Veya içine kapanık bir ruh durumunda gözlemin fazlalaşması ve bunu kağıda dökme ihtiyacı göze çarpıyor. Siyasi kaosun hüküm sürdüğü durumlarda başkaldırı için yazan da var, düzeni değiştirebileceğini düşündüğü için yazan da. Bunları ve daha fazlasını da merak edenler okuyacak.


Feridun Andaç daha önce Öykücünün Kitabı adıyla öykü yazarlarıyla öykü üzerine bir toplama yapmıştı. Onu okumak da çok zevkliydi ve yeni keşiflere yol açmıştı bende. Bu durumda iyi ki yapmış bu toplamayı Feridun Andaç:)
Varlık Yayınları, 258 sayfa